29 Nisan 2012 Pazar

Assos; Bir siz var sizden içeri...


Kafayı bozunca gidilecek yerler listenizin üst sıralarına ekleyebileceğiniz bir yeri anlatacağım; Behramkale (Assos)…
Kışını bilmem, yazını da… Bana sorarsanız bahar aylarında “bir ben var benden içeri” noktasına gelebileceğiniz müthiş bir ortam. Sanırım Aristo ile aynı havayı soluyor hissinin getirdiği felsefik bakış açılarının sonucu.
Önce yolu anlatayım, nerden gideceksiniz bilemem ama İzmir’den gelenler için olay gayet basit; rotayı kuzeye çevirip, Aliağa, Ayvalık, Edremit derken Ayvacık’dan sonra sola doğru ayrılan “Behramkale- Assos” yolundan denize doğru devam ediyoruz. İstanbul’dan gelenler için Çanakkale boğazını geçtikten sonra (bkz: http://www.gestasdenizulasim.com.tr/), rotayı güneye çevirip Çanakkale, Ezine derken Ayvacık’dan sağa doğru ayrılan “Behramkale- Assos” yolundan denize doğru devam ediyoruz. Bu yönden gelirken Geyikli’ye sapıp deniz kıyısından ve pek çok küçük köy içerisinden geçerek virajlı alternatif bir yol ile de Assos’a ulaşabilirsiniz.


Kalacak yer alternatiflere 2 ayrı bölgede; tarihi iskele ve Behram Köyü. Açıkçası ben iskele tarafında kalmanızı öneriyorum; daha ferah ve sakin. Her iki bölgede de kalacak yer konusunda seçenek var. Biz Kervansaray Otel’de (http://www.assoskervansaray.com/) kaldık . 2 kişi bir gece yarım pansiyon konaklama 180 tl. Akşam yemeği  5 çeşit meze, ara sıcak, ana yemek (tavuk, köfte ve balık seçenekleriyle) ve tatlı/meyve olarak sunuluyor ve lezzetli. Bir de belirtmeden geçemeyeceğim “kalamar tava ekstra”; kalamar tava istediğimizde en az 3 kere bu cümleyle karşılaştığımız için belirtmek istedim; fiyatı 18 tl. Sabah kahvaltısı açık büfe, çok çeşitli ve lezzetli.  Yemekleri deniz kenarında ya da kapalı restoranda yiyebilirsiniz, elbette ki deniz kenarını tavsiye ediyorum ama üstünüze bir ceket almayı unutmayın. Ana binadaki odalar hakkında fikir veremeyeceğim çünkü biz hemen yan tarafta pansiyon olarak adlandırılan bölümde kaldık. Aslında ana bina kalmaktansa bu odaları tavsiye edebilirim çünkü çok güzel bir deniz manzarası ile sabah sizi uyandıracak olan kırlangıçların yuvaları var.









İskele bölgesinde gezerken kafanızı kaldırıp hemen yamacında olduğunuz dağın tepesine bakarsanız; Athena Tapınağı’nı göreceksiniz. Deniz tarafında ise Midilli Adası’yla karşı karşıyasınız. Sıfır rakımdan sıkıldıysanız; sizi Behram Köyü’ne davet edelim. Öncelikle söyleyelim ki; bütün otoparklar ücretli; otopark dediğime bakmayın, aracınızı koyduğunuz her yer ücretli diyebiliriz. Diğer bir hatırlatma da köy sakinleri yani yol boyu göreceğiniz esnaf ile ilgili; sizi her adımda “şişt,pişt” filan diye çağıracaklar, hatta “şundan bir alıver” diye aracınızın önüne atlayacaklar, merak etmeyin her zamanki halleri. Kentin tarihçesi M.Ö. 6.yy'a kadar gidiyor. Zamanında yüzü denize dönük olan kent Osmanlı yerleşiminden sonra ters tarafa doğru gelişme göstermiş ve ortaya Behram Köyü çıkmış.Kent sönmüş bir volkanik tepe üzerine, andezit kayalıkları arasına, denizden 236 metre yüksekliğe kurulmuş. Assos'un etrafında bol bulunan andezit taşı kentin inşasında kullanılmış. Assos taşı zor işlenen ama çok dayanıklı bir taş. Eskiler onun için insan yiyen taş diyorlarmış.

Köyün girişinde sizi Aristo (Aristoteles) karşılayacak. Aristo, MÖ367 veya 366'da 17 yaşında Platon'un Atina'daki akademisine girmesiyle Platon'un en parlak çömezlerinden biri olmuştur. Okuma tutkusuyla tanınır ve Platon, belki de bir tür tenezzülle, ona "okuyucu" lâkabını takmıştır. Daha sonraları Akademia'daki öğretime kendisi de katkıda bulunur: kimi zaman Platoncu savları rakip Isokratos okuluna karşı savunmak için geliştiren, hatta zaman zaman da Evdamos ya da Can üzerine (Peri tes Psykhes) yazılarında olduğu gibi, bu tezleri büyükseyen diyaloglar yazar. Planton MÖ347'de öldüğünde, Akademeia'nın başına ardılı olarak Spevsippos'u atamıştır. Antik Çağ'dan itibaren yaşam öyküsü yazarları -herhalde kötücüllüklerinden- Platon'un bu seçiminde Aristoteles'in Akademeia'yı terk etmesinin asıl nedenini görülür. Aynı yıl, belki de ustasının teşvikıyle, Ksenokratos ve Theophrastos ile bugün Biga Yarımadası olarak anılan Troas bölgesindeki Assos kentine gönderilir. Orada Tiran Atarnevs'li Hermias'ın siyasî danışmanı ve dostu olur. Aynı esnada, özgünlüğünü daha o zamandan belli eden bir okul kurar. Bu okuldaki girişimleri arasında yaşambilim üzerine çalışmaları yer alır.

Yukarı doğru Arnavut kaldırımdan tırmanacaksınız ve Assos antik kentine daha doğrusu “Athena Tapınağı”na ulaşacaksınız. İçeri müze kartınızla girebilirsiniz (ücreti hatırlamıyorum) Muhteşem bir manzara eşliğinde Athena Tapına’ğını seyredeceksiniz. Arkaik çağ'da Anadolu'da yapılan ilk ve tek dor düzenindeki tapınak, hala büyüleyici. Zeus’un kızı ve 12 Olimpos Tanrısından biri olan Athena kentin koruyucu tanrıçasıymış. Sağlam sütunlardan çıkarılan örnek kalıplarla dökülen yeni sütunlar ayakta. Tapınağın kutsal odasında bulunan tanrıça heykeli 1800'lü yıllarda Amerikalılar tarafından götürülmüş. Sütunların üzerlerindeki frizlerin(kabartmaların) bir kısmı Boston Müzesi, Louvre Müzesi ve İstanbul Arkeoloji müzesinde saklanıyormuş. Yamaçlara kurulu ve hala kazılmamış antik kentin büyüklüğü karşısında şaşıracaksınız. Aşağıda, hemen yolun kenarında yer alan doğal bir kaya oyuğuna yapılmış yaklaşık 2500 kişi kapasiteli antik tiyatroyu göreceksiniz. Özellikle gün batımında gitmenizi ve Ege’nin muhteşem manzarasının tadını çıkartmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. (tapınakla birlikte olan fotoğraflarımızın hepsinde biz olduğumuzdan eklemedim; bizsiz bir fotoğraf çekmeyi unutmuşum :) )



Antik kentten çıktıktan sonra hemen sağda “Hüdavendigar Cami”ni göreceksiniz. Hüdavendigar Camii Osmanlı sultanı 1. Murat Hüdavendigar tarafından 14.yy 'da yaptırılmış. Tek kubbeli ve kare planlı olarak inşa edilmiş. Caminin giriş kapısı tahminimce dikkatinizi çekecek ve biraz daha incelerseniz giriş kapısının üzerindeki yazıları göreceksiniz. Zaten camiyle bir türlü bütünleşmiş gözükmeyen bu kapı aslında kendisinden daha eski Cornelius kentinin kapısı aslında.  Cornelius Kilisesini onartan Kral Skamandros'un kapıya yazdırdığı yazılara dokunulmamış. Sadece haç işaretinin iki kanadı kırılmış. Kral şöyle yazdırmış:
Skamandros şehri başkanı Anthimos, mükafat olarak kendi günahlarının bağışlanması için istekli bir şekilde dua ederek, gayretle ve emek vererek, Aziz Cornelius Kilisesi'nin sağlam olmayan bölümlerini güzelleştirmek için tamir ettirdi. Her kim bu kilisenin güzelliklerine, durumuna, mozaiğine ve olağnüstü ihtişamına bakarsa, Tanrı'nın kölesi olan ve bu binayı tamir ettiren Anthimos'un ölmeden önce işlediği günahların affı için dua etsin.




Behram köyüne ve Assos’a veda ederken “bir daha görüşeceğiz” hissini bakalım siz de hissedecek misiniz?





24 Nisan 2012 Salı

Yalanmış....




Henüz yeni girmiştim tıp fakültesine ve ilk gördüğüm derslerden biriydi “tıp tarihi”. Hipokrat, Galen, Asklepion ve İbn-i Sina… Anlattınız…. "Divinum est opus sedare dolarem” (Ağrı dindirmek Tanrısal bir sanattır) Anlattınız… Tanrı’nın dünyadaki elleriydik. Anlattınız… İnandık…

Şimdi görüyorum ki çok değerli hocalarım “hata yapmışsınız”. Bana yıllarca nasıl hasta bakacağımı, hastalarıma nasıl davranacağımı ve hastalarımı nasıl tedavi edeceğimi anlattınız. “Primum non nocere” (önce zarar verme) cümlesiyle başlardı pek çok dersimiz ve korkardık zarar vermekten. İşte bu yüzden ilk defa kan almayı, yanımızdaki arkadaşımızın kolunu morartarak öğrendik… Bana meslek aşkını anlatan tüm hocalarım ”hata yapmışsınız”.

Hastalarımın bana nasıl bakacağını hiç anlatmadınız. Anlattığınız hasta-doktor diyaloglarında hiç küfürler, aşağılamalar, çığlıklar yoktu. Bana “emreden” hastaya ne diyeceğimi öğretmediniz. Önce zarar verme dediniz, “zarar göreceğimi” hiç söylemediniz. Hastam elinde bıçağıyla kapıma geldiğinde “ölebileceğimi” hiç söylemediniz.

İşte bir hafta daha geçti…yine şiddet haberleriyle dolu... önlüğümdeki kan kokusu geçmiyor hala...

17 Nisan 2012 Salı

Senden öte bela mı var!




Yeniden Merhaba Katilim,

Aslını istersen son mektubumdan sonra bu kadar hızlı karşılaşmayı ummuyordum seninle. Kısa keseceğim, çünkü küfürleri içimden ediyorum.

Duydum ki bugün, delik deşik etmişsin bir arkadaşımı. Cerrahmış, göğüs cerrahı. Belli ki ondan özenmişsin. Dr.Ersin Arslan ömrünü bu göğsü kesip “can verme”ye adamış, sen de göğsünü kesip canını almışsın. Olmayan beyninle doktorculuk oynamışsın. Sanıyorum ki patolog olarak bana da canlı canlı otopsi yaparsın.

Üstüme üstüme gelmenden kafanın bozuk olduğunu, şalterlerin atmış olduğu ve bir iki tahtanın da eksik olduğunu fark etmiş bulunmaktaydım ama, önceki sefer fark etmediğim senin “insan” olmadığındı. Allah belanı versin diyeceğim, sana senden öte bela bulunmaz.

Canım yanıyor, kanıyor, düşünüyorum… Geride kalanları… Sabah eşini işine uğurlayan o kadını…  4 aylık bebeğini… Annesini, babasını… Benim acım acı bile değil onların ki yanında.

Düşünüyorum… Doktor olma yolunda tırmaladığımız duvarları, geçtiğimiz yolları, verdiğimiz ömrü... tam “işte biraz düze çıktım” dediğimizde, bir …….. (boşluğu doldurmak sizin işiniz) tarafından elimizden alınan hayalleri…

Öldürmek yaşatmaktan daha anlamlıysa, büyüyünce seri katil olacağım, canımı alanların canını alacağım. Bir daha ki sefere görüşeceksek, böyle görüşelim!


26 Mart 2012 Pazartesi

Müstakbel katilime


Henüz şiddete uğramamış bir hekimim. Aslında bölümüm itibariyle böyle bir riskim düşükmüş gibi geliyor ya da kendimi öyle avutmak istiyorum.
Ama huzurunuzda şiddet uygulama ihtimali olan o kişiye seslenmek istiyorum;


Sevgili şiddet dolu kişilik, sorunlu şahsiyet,
Üstüme üstüme gelmenden kafanın bozk olduğunu, şalterlerin atmış olduğu ve naçizene fikrimle bir iki tahtanın da eksik olduğunu fark etmiş bulunmaktayım. Madem bana şiddet uygulamak istiyorsun, müsaade et bir iki rica da bulunayım;
-          Allah ne verdiyse yumruk, tokat filan diye girişeceksen, bir izin ver gözlüğü filan çıkartıyım. En azından zararı azaltayım. Göze doğru çok çalışmassan sevinirim, neticede ekmek kapısı, mikroskopa bakacağım ya sakatlık olmasın. Onun dışında istediğin gibi kum torbası misali üstümde çalışabilirsin ki başka bir işe yaramıyorum zaten senin gözünde.
-          Bıçak kullanacaksan mümkünse temiz olsun. Pası ması olmasın, memlekette tetanoz aşısı kıtlığı var uğraştırma beni. Öyle tırtıklı filan bir bıçak seçip cerrah arkadaşlarımın işini zorlaştırma, seç işte düzgün, temiz bir bıçak. Yine rica edeceğim kol, yüz ve boyun bölgesine hiç girme demiştim işte ekmek parası;  bacakla filan idare et, karın bölgesinde de sıkıntı çıkabilir aman dikkat. Yeterince kanımı akıtıp, kanını yerde koymadığına göre, izin ver meslektaşlarım baksın bana.
-          Beni uğraştırma sıkar geçerim diyorsan, omuriliği filan işe hiç karıştırma. Bıçaklamada yazdığım ricalar aynen geçerli.
Şimdilik aklıma gelen başka bir istirhamım yok müstakbel katilim. Görüşmemek dileğiyle…

21 Mart 2012 Çarşamba

Ekinoksun ettikleri


Türkçe: Nevruz
Farsça: Noruz 
Kürtçe: Newroz
Özbekçe: Navruz 
Türkmence: Nowruz
Kazakça: Naurız 
Kırgızca: Nooruz
Azerice: Novruz 
Kırım Tatarcası: Navrez

Yazılı olarak ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz Bayramı’nı, Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında Göktürkler’in Ergenokan’dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır. Kürtlerde ise Demirci Kawa Efsanesi’ne dayandığına inanılır.
Nasıl söylediğimizin neye dayandığının bir önemi var mı bilmiyorum ama hepimiz özünde doğanın uyanışını kutluyoruz :)
2010'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3000 yıldan beri kutlanmakta olan Pers kökenli bu şenliği, Dünya Nevruz Bayramı ilan edip, nevruzu Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi'ne dahil etmiştir. 2010'dan başlayarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 21 Mart'ı "Dünya Nevruz Bayramı" olarak kabul etmektedir. Bu noktadan da anlaşılacağı gibi 21 mart artık tüm dünyanın bayramıdır; hiçbir ırkın, düşüncenin vb tekelinde değildir.
21 martın aynı zamanda “Dünya Şiir Günü” ve “Dünya Irk Ayrımı ile Mücadele Günü” olması bir tesadüf müdür? 
( şimdi arka fona bir ezgi koyalım, mesela;


Kim ne derse desin asıl olay şudur; “geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları”
Hemen herkeste “ayar bozulması” olarak tabir edebileceğimiz durumlar oluşur; kabına sığamama, dış mekanlara çıkma isteği, böyle tuhaf bir mutluluk, bir boş vermişlik, sevelim-sevilelim durumları……
Boşuna mı demiş usta şair Orhan Veli;
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Hal böyleyken “hayırlısıyla bir atlatsak” dedirten bir tuhaf mevsimdir bahar. Nitekim havaya, suya ve toprağa düştüğü bilinen “cemre” aslında son olarak gönlümüze düşmektedir. İçimizdeki sıcaklık artar ve nedensiz bir şekilde umutlar tomucuklanır. Doğayla birlikte biz de uyanırız.

21 martta ab-ı hayattır içtiğimiz, 23 eylüle kadar ölümsüzdür yaşam enerjimiz :)


5 Mart 2012 Pazartesi

Elemtere fiş, kem gözlere şiş; Nazar Köy


“Bir ilkbahar sabahı
Güneşle uyandın mı hiç
Çılgın gibi koşarak
Kırlara uzandın mı hiç”

Bugün güneşle uyanınca evde durmak haram oldu tabi ki… kırlara mı uzansak, tarihin derinliklerine mi dalsak diye düşünürken kendimizi bir boncuk ocağının alevini seyrederken bulduk, Nazar Köy’deydik.


İzmir’den Kemalpaşa’ya doğru gidiyorsunuz, Kemalpaşa’nın içinden Torbalı yolu’na dönüyorsunuz. Biraz devam edince sağda Nazar Köy tabelasını göreceksiniz. Gerçek adı Kurudere Köyü; navigasyon kullanıyorsanız Nazar Köy adıyla bulamazsınız.

Küçük bir köy ama şehirden gelen herkes için büyük bir sakinlik. İlle otantik olacağız diye deforme edilmiş pek çok turistik köye göre çok sade kalmış, kendi halinde bir köy diyebiliriz sanırım. Tabelalar sizi nazar boncuklarına doğru götürecek. Küçük bir meydanı çevreleyen bir sürü tezgah göreceksiniz. Gözüne boncuk atölyesi çarpacak, Nazar Cafe komşuluğunda olan atölyeyi cafenin içerisinden de izleyebilirsiniz. Ama atölyeye girip o alevin sıcaklığını hissetmek, kor olmuş camdan gözlerini alamamak başka bir şey. Ocağın başında oturup boncuk ustalarıyla sohbet edin, nazar boncuğuna harf yazıyorlar hemen oracıkta; 5 tl. 







Çıkışta Nazar Cafe’de oturun, meydanı ve tezgahları seyredin. Nazar Cafe, sahlebini öneriyor, biz denedik beğendik. Bir şeyler yemek istiyorsanız köyde seçenek var ama denediğimiz bir yer olmadı.
Nazar boncuğundan aklınıza ne gelirse var. Ayrıca ıhlamur, ada çayı, sabun, zeytin, bal ve zeytinyağı gibi köyün ürünlerinden de bulabilirsiniz.







Çok gezen mi çok okuyan mı derler ya hani ben genelde gezdikçe okuyorum. Nazar Köy’ün cam ustalarından Mahmut Sür 2010 yılında Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) "Yaşayan İnsan Hazineleri" listesine aday gösterilmiş. Eskiden köyde daha çok ocak varmış şimdi kalanların sayısı 4-5. Yaşayan insan hazinelerimizi biz tüketirken, UNESCO korusun diye başvuru yapıyoruz. Trajikomik gerçekten.

http://www.netgazete.com/News/734958/unesconun_listesine_giren_turk_camci.aspx



26 Şubat 2012 Pazar

Katliamlar ve İnsanlık

Arapça kökenli bir kelime olan “Katliam” savunmasız insanların toplu olarak öldürülmesi anlamına gelir. Ucu bizlere şu ya da bu nedenle dokunmayan katliamların hep karşısında yer alsak da ucu bir şekilde bize dokunanlarda belirli haklı nedenler arar dururuz ve hatta buluruz. Nedeni ister ırk, ister din ister de siyasi düşünce farkından kaynaklansın; akli dengesi daha doğrusu insanlık dengesi bozuk kişi/kişilerce gerçekleştirildiği ortadadır.
Vikipedia’da katliamlara bakacak olursanız; vikipedia size bir anlamda şunu sorar “neye göre kategorize edelim?” Siz de ekran karşısında vahşete hangi açılardan bakmak istediğinize göre kategori seçmeye çalışırsınız. Sanırım şunu fark etmek hiç de zor değildir “bir zamanlar katledilenler daha sonra katliamı yapacaklardır ya da tam tersi”
26 şubat 2012’de Taksim’de “Hocalı Katliamı” nın anılacağını öğrendiğimde söylediğim ilk cümle şu oldu; önemli olan yarın Taksimde "Hocalı Katliamını" lanetleyecek olan kitlenin aynı zamanda "Hrant Dink Cinayetini" de lanetleyebilmesidir! 
Büyük çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülkede, Hz. Muhammed (SAV) şu hadisinin hatırlanması gerekmez mi;  “kendin için istediğini başkası için de iste, kendin için istemediğini başkası için de isteme”...
“ Yaradılanı severiz yaradandan ötürü” ya da  “Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil” gibi nice söz bu topraklarda söylenmedi mi? İşte bu nedenle bazı çıkar gruplarının yönlendirmelerinden öte, insanların sadece basit insani duygularını hatırlamasının vakti artık gelmedi mi? 
Zannımca insanlık kaybedilmiştir, hükümsüzdür…



Hiçbir cinayet hiçbir katliam diğerinden daha haklı ya da haksız değildir; her durum da insanlık dengesi bozuk kişi/kişilerce gerçekleştirilmektedir. Tek sorun zalimlik karşısında susan dilsiz şeytanlardadır.